Edebiyatımız
← Şaire Dön

Garip Önsözü

22px
1Garip
3 Şiir, yani söz söyleme sanah, geçmiş asırlar içinde birçok
4değişikliklere uğramış ve en sonunda da bugünkü noktaya
5gelmiştir. Bu noktadaki şiirin doğru dürüst konuşmadan bir
6hayli farklı olduğunu kabul etmek lazımdır. Yani şiir bugün­
7kü haliyle, tabii ve alelade konuşmaya nazaran bir ayrılık
8göstermekte, nisbi bir garabet1 arz etmektedir. Fakat işin hoş
9tarafı, bu şiirin birçok hamleler neticesinde kendini kabul et­
10tirmiş ve bir anane kurmak suretiyle de mezkur acayipliği
11ortadan kaldırmış olmasıdır. Yeni doğan bugünün münev­
12veri2 tarafından terbiye edilen çocuk kendini doğrudan doğ­
13ruya bu noktada idrak etmektedir. Şiiri kendine öğretilen
14şartlar içinde aradığından, bir tabiileşme arzusunun mahsu­
15lü olan eserleri hayretle karşılayacaktır. Garip telakkisi, öğ­
16rendiklerini tabii kabul edişinden gelmektedir. Ona burada­
17ki izafiliği3 göstermeli ki, öğrendiklerinden şüphe edebilsin.
18 Anane, şiiri nazım dediğimiz bir çerçeve içinde muhafaza
19etmiştir. Nazmın belli başlı unsurları vezinle kafiyedir. Kafi­
20yeyi ilk insanlar ikinci sahnn kolay hahrlanmasını temin için,
21yani sadece hafızaya yardımcı olmak maksadıyla kullanmış­
22lardı. Fakat onda sonradan bir güzellik buldular. Onu, hikme­
23ti vücudu4 aşağı yukarı aynı olan vezinle birlikte kullanmayı
24bir maharet telakki ettiler. Şiirin de menşeinde, 6 diğer sanat­
25larda olduğu gibi, böyle bir oyun arzusu vardır. Bu arzu ipti­
26dai5 insan için nazarı itibara alınabilecek bir ehemmiyetteydi.
27Halbuki insan o zamandan beri pek çok tekamül6 etti. Bugün­
28kü insan öyle zan ve temenni ediyorum ki, vezinle kafiyenin
29kullanılışında kendini hayrete düşüren bir güçlük yahut da
30büyük heyecanlar temin eden bir güzellik bulmayacakhr. Ni­
31tekim bu rahatsız edici hakikati görmüş olanlar, vezinle kafi­
32yeye "ahenk" denilen yeni bir şiir unsurunun ebeveyni naza­
33rıyla bakmışlar ve bu yeni nimete dört elle sarılmışlardır. Bu
34 *
36 Vezinle kafiyenin her şeye rağmen birer kayıt olduğu­
37nu da kabul edelim. Bunlar şairin düşünce ve hassasiyetine
38hükmettikleri gibi lisanın şeklinde de değişiklikler vücuda
39getiriler. Nazım dilindeki nahiv7 acayiplikleri vezinle kafi­
40ye zaruretinden doğmuştur. Bu acayiplikler belki de ifadeyi
41genişletmesi itibariyle, şiir için faydalı olmuştur. Hatta on­
42ların, nazım endişelerinin haricinde dahi baş tacı edilmeleri
43ihtimal dahilindedir. Fakat bu kuruluş bazılarının kafalarına
44"şiir dilinin kendine has yapısı" diye dar bir telakki getirmiş­
45tir. Bu çeşit insanlar birtakım şiirleri reddederlerken "konuş­
46ma diline benziyor" demektedirler. Köklerini vezinle kafiye­
47den alan bu telakki, hakiki mecrasını arayan şiirde hep aynı
48izafi garabeti bulacak ve onu kabul etmek istemeyecektir.
50 *
51Yazının peyda olduğu günden beri yüz binlerce şair gelmiş,
52her biri binlerce teşbih yapmıştır. Hayran oluğumuz insan­
53lar bunlara birkaç tane daha ilave etmekle acaba edebiyata
54ne kazandıracaklardır? Teşbih, istiare, mübalağa ve bunların
56bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginli­
57ği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.
59 *
61 Edebiyat tarihinde pek çok şekil değişiklikleri olmuş ve
62yeni şekil, her defasında, küçük garipsemelerden sonra ko­
63layca kabul edilmiştir. Güç kabul edilecek değişiklik, zevke
64ait olanıdır. Böyle değişmelerin pek seyrek vukua geldiğini;
66üstelik, bu suretle meydana çıkan edebiyatlarda da her şeye
67rağmen değişmeyen, yine devam eden ve hepsinde müşterek
68olan bir taraf bulunduğunu görüyoruz. Bugüne kadar burju­
69vazinin malı olmaktan, yüksek sanayi devrinin başlamasın­
70zevkine hitap edecektir. Bu, mevzubahis kitlenin istediklerini
71eski edebiyatların aletleriyle anlatmaya çalışmak demek de
72değildir. Mesele bir sınıfın ihtiyaçla müdafaasını yapmak
73 rının
74olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak, sanata onu hakim
75kılmakhr.
76 Yeni bir zevke ancak yeni yollarla, yeni vasıtalarla varı­
77lır. Birtakım ideolojilerin söylediklerini bilinen kalıplar içine
78sıkışhrmakta hiçbir yeni ve sanatkarane hamle yoktur. Ya­
79pıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevki­
80mize, irademize hükmetmiş, onları tayin etmiş, onlara şekil
81vermiş edebiyatların, sıkıcı ve bunalhcı tesirinden kurtara­
82bilmek için, o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi
83atmak mecburiyetindeyiz. Mümkün olsa da "şiir yazarken
84bu kelimelerle düşünmek lazımdır" diye yarahcı faaliyeti­
85mizi tahdit18 eden lisanı bile atsak. Ancak bu suretledir ki,
86kendimizi alışkanlıkların sürüklediği gayrı tabii irıhiraftan19
87kurtarmış; safiyetimize, hakikatimize irca etmiş110 oluruz.
88vaz edilmiş111 değildir. O; kitapların öğrettiğinden daha faz­
89lasını arayan, sanata yeni kayıtlar sokmaya çalışan adamdır.
9117'nci asır Fransız klasisizmi kaideci olmuş, fakat ananeperest
92olmamıştır. Zira kaidelerini kendi getirmiştir. 18'inci asır ya­
93zıcıları daha çok ananeperest oldukları halde sanatkarlıkları
94bakımından ananeyi kuranlar seviyesine yükselememişlerdir.
95Çünkü kayıtlan hissebnemişler, öğrenmişlerdir. Bir şeyin ya
96lüzumunu yahut da lüzumsuzluğunu hissebneli, fakat her
97halde, hissetmelidir. Lüzumu hissedenler kurucular, lüzum­
98suzluğu hissedenler yıkıcılardır. Her ikisi de cemiyetlerin fikir
99hayah için devam ettirici insanlardan daha faydalıdırlar. Bu
100çeşit insanlar belki her zaman muvaffak112 olamazlar. Yaphk­
101lan işin tutunabilmesi, işin içtimai bünyedeki tebeddüllerle2°
102olan münasebetine ve bu tebeddüllerin ehemmiyetine tabidir.
103Ademi muvaffakiyetin213 sebeplerinden biri de yapmanın, ya­
104pılması lazım geleni bilmekten farklı oluşudur. Bir insan kur­
105 *
107 Ben, sanatlarda tedahüle214 taraftar değilim. Şiiri şiir, res­
108mi resim, musikiyi musiki olarak kabul etmelidir. Her sana­
109tın kendine ait hususiyetleri, kendine ait ifade vasıtaları var­
110dır. Meramı bu vasıtalarla anlahp bu hususiyetlerin içinde
111kapalı kalmak hem sanatın hakiki kıymetlerine hürmetkar
112olmak, hem de bir cehde,15 bir emeğe yer vermek demek­
113tir. Güzel olanı temin edecek güçlük herhalde bu olmalıdır.
114Şiirde müzik, müzikte resim, resimde edebiyat bu güçlüğü
115yenemeyen insanların başvurdukları birer hileden başka bir
116şey değildir. Ayrıca bu sanatlar, öteki sanatların içine girince
117hakiki değerlerinden de birçok şeyler kaybediyorlar. Mesela
118bir şiirde ahenktar birkaç kelimenin yan yana gelmesinden
119meydana çıkmış bir musikiyi, nağmelerindeki tenevvü216 ve
120akorlarındaki217 zenginlikle muazzam bir sanat olan sahici
121musiki yanında küçümsememeye imkan yoktur. Mahreçle­
122sela musiki zevkleri yeni teşekkül etmeye başlamış insanlar
123Tchaikowski'nin; mevzusu Napoleon'un Moskova seferin­
124den alınmış vakaları, resim gibi, hikaye gibi tasvir edilmiş
125olan 1812 U rtürü 'nü hayranlıkla dinlerler. Keza onlar
126 ve 30
127için Saint-Saens'ın, ölülerin gece saat on ikiden sonra me­
128zarlarından kalkıp dans edişlerini, sonra sabahın oluşunu,
129horozların ötüşünü, iskeletlerin tekrar mezarlarına girişini
130anlatan Danse Macabre'ı ile Borodin'in; bir kervanın su ve
131çıngırak sesleri arasında ilerleyişini anlatan Asya'nın Steple­
132rinde isimli eserleri en büyük musiki eserleridir. Müzik gibi
133ifade vasıtası fevkalade geniş bir sanatta tasvirle avlamak
134gibi basit bir hileye müracaat, bestekar için göz yumulama­
135yacak derecede büyük bir kusurdur. Halkın yukarıda anlattı­
136ğım cinsten bir inferioritı?18 kompleksine bağlı olan bu hissini,
137hiçbir büyük sanatkar istismar etmemelidir. Sanatkar, kert­
138dini verdiği sanatın hususiyetlerini keşfetmek, hünerini de
139 Apollinaire, Calligrammes319 adlı kitabında, şiire bir başka
140sanat daha sokuyor: resim. Faraza bir yağmur şiirinin mıs­
141ralarını sayfanın yukarı köşesinden aşağı köşesine doğru
142dizmiş. Keza aynı kitapta bir seyahat şiiri var; harfleriyle
143kelimelerinin sıralanışı gözümüzün önüne vagonlardan,
144telgraf direklerinden, aydan, yıldızlardan mürekkep bir tab­
145lo çiziyor. İ tiraf etmek lazım gelirse, bütün bunların bize bir
146yağmur havası, bir seyahat havası verdiğini, yani Apollina­
147ire'in başka bir sanata ait birtakım dalaverelerle bizi şiirin
148havasına soktuğunu söylemek icap eder.
149 Apollinaire, böyle bir hileye müracaat eden tek adam
150değildir. Resmi, şekil üzerinde şiire sokanlar çoktur. Mesela
151Japon şairleri, çok kere, mevzularını, kamışlar, göller, meh­
152taplar, hasır yelkenli kayıklar ve çiçeklenmiş erik ağaçlarına
153benzeyen şekillerle anlatmışlardır. Haşim, alev kelimesinin
154eski harflerle yazılışında sahici alevi hahrlatan bir sihir bu­
155mana halinde sokan şairler, bu şairleri tutan büyük de kala­
156balıklar vardır. Onlar bütün meziyetleri tasvir olmaktan iba­
157ret yazıları şiir addetmekte güçlük çekmezler. Halbuki o ya­
158zıların şiirliğini kabul etmemek lazımdır. Bu noktai nazarı320
159müdafaa edenler, fazla ileriye gitmedikleri zaman, fikirleri
160akla yakınmış gibi görünür. Kendilerine hak vermek isteriz.
161Zannederiz ki tasvir şiirin şartlarındandır, her şiir de az çok
162descriptif'dir.21 Bu yanlış düşünce şiirin ifade vasıtasının li­
163san oluşundan ileri gelir. Lisanın cüzleri322 olan kelimeler ya
164doğrudan doğruya eşyanın yahut da fikirlerimizin sembol­
165leridir. Mücerrer23 fikirler tekemmül etmiş324 adamlara hari­
166ci alemle alakasızmış gibi görünür. Halbuki, insan denilen
167mahlukun, en mücerret fikirleri bile bir müşahhasla beraber
168düşünmek yani onu daima maddeye, daima eşyaya irca et­
169mek temayülü vardır.
170 Böyle olunca kelimelerin yan yana gelmesiyle meydana
171 Fransız şairi Paul Eluard'ın dediği gibi "bir gün gelecek,
172o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir ha­
173yata kavuşmuş olacakhr."
175 *
177 Edebiyat tarihinde her yeni cereyan şiire yeni bir hudut
178getirmiştir. Bu hududu azami derecede genişletmek, daha
179doğrusu, şiiri huduttan kurtarmak bize nasip oldu. Oktay
180Rifat, bir mektubunda, bu fikri mektep mefhumu425 üzerinde
181izaha çalışıyor. Diyor ki: "Mektep fikri; zaman içinde bir fa­
182sılayı, bir duruşu temsil ediyor. Sürat ve harekete mugayir.26
183Hayatın akışına uyan, dialectique zihniyete aykırı düşme­
184yen cereyan sadece mektepsizlik cereyanı."
186 Fakat hudutsuzluk yahut mektepsizlik vasfı şiirde tek
187başına, ayrı bir şekilde mevcut olabilir mi? Şüphesiz hayır.
188Bu vasfın insana birçok yeni sahalar keşfettireceğini, şiiri
189 İ
190fakat ham ve iptidai halde yaşar. ptidailiğin ve basitliğin bir
191hususiyeti de bu giriftliktir. Hislerin ve heyecanların, tecrit427
192edilmişlerine ancak ruhiyat428 kitaplarında rast geliriz. Bu­
193nun için faraza bir şehvet şiiri yazmaya çalışan şair, bir ha­
194sislik hissini anlatmak için sayfalar dolduran muharrir bizi
195hayahn ve şeniyetlerin429 dışına sürüklemektedir. Safiyeti ve
196besateti çocukluk hahralarımızda aynı zenginlik, aynı girift­
197lik ve tecride530 karşı duyulan aynı düşmanlıkla buluruz. Al­
198lah'ın sakallı bir ihtiyar, cinlerin kırmızı cüceler ve perilerin
199beyaz entarili kızlar şeklinde tasavvuru, bozulmamış çocuk
200kafasının mücerret531 fikre tahammülü olmadığını gösterir.
201 "Şiiri saf ve basit halde bulmak için yapılan, insan tah­
202teşşuurunu karışhrma ameliyesi"nin symboliste'lerin kabul
203ettiği gibi içimizdeki birtakım gizli tellere dokunma ya­
204hut Valery'nin, yarahcı faaliyeti izah eden, "gayri şuurda
205olma" nazariyeleriyle karıştırılmamasını isterim. Bu husus­
206 surrealis­
207 İ
208için bu z arure t de aşikardır. kisinden birini tercih etmek lü­
209 "bütün kıymeti ma­
210zumunu vazıh532 şekilde ortaya koyan ve
211nasında olan şiir"
212 için bu küçük hokkabazlıkları fedadan çe­
213 surrealiste'ler
214kinmeyen elbette takdire layık görülmeli.56
215 Kısmen haklı bulduğumuz otomatizm fikri bizim mem­
216lekette, bu mektebin tam bir izahı diye kabul edilmiştir.
217Halbuki bunun sadece bir çıkış noktasından ibaret bulun­
218duğunu hahrlatmak icap eder. Burada, bizim tarafımızdan
219 fonetion
220olduğu gibi onlar tarafından da şiirin esas 'u olarak
221kabul edilen "tahteşşuuru boşaltma" ameliyesinin daima bir
222cezbe haliyle müterafık533 olmadığını ilave etmeliyim. Eğer
223böyle olsaydı herkes sanatkar olurdu. Halbuki sanatkar, elde
224edilmiş bir melekeyi534 rüya ve saire cinsinden haller dışında
225da kullanabilen adamdır. Kıymeti olsun, büyüklüğü olsun
226bu melekeyi kazanış ve kullanışındaki maharetle ölçülür.
227Mümareselerle elde edilmiş bir şuurun insana, tahteşşuur
228gayret sayılmaz mı? Muhakkak ki, bu meleke tahteşşuuru bo­
229şaltmak melekesi değildir. Olsa olsa tahteşşuuru taklit etme
230melekesi olabilir. Tahteşşu muhteviyah ne gibi vasıflar
231 urun
232arz etmektedir. Onu bir sanatkar bir alimden çok daha iyi, çok
233daha derin hisseder. Eser ise bu hissedişin taklidinden başka
234bir şey değildir. Sanatkar, mükemmel bir mukallittir.59
235 Usta sanatkar, mukallit değilmiş gibi görünür. Çünkü tak­
236lit ettiği şey orijinaldir. 19'uncu asırda yaşamış realist muhar­
237ririn anlattığı tabiat orijinal değildir. Zeka tarafından taklit
238edilmiştir. Onun için eser kopyanın kopyasıdır. Basitlikle
239iptidailik şeniyetlere işaret ettiği zaman sanahn da sermayesi
240olmalıdır. Çünkü her ikisi de sanat eserine hakiki güzelliği
241getirir. İyi bir sanatkar onları çok güzel taklit eder. Bu işi ya­
242pan adama "basit adam, iptidai adam" dememek lazımdır.
243Sanatın senelerce çilesini çekmiş ve namütenahi635 merhaleler­
244den geçmiş bir şairi günün birinde acemi bir eda ile karşınıza
245çıkmış görürseniz birdenbire menfi hükümler vermeyiniz.
246Böyle bir şair "acemiliği taklit" te güzellik bulmuş olabilir. Bu
247takdirde o, acemiliğin ustası olmuş demektir.
248 Bütün bunlar gösteriyor ki sanat pek de öyle otomatizm
249işi falan değil, bir cehit,61 bir hüner işiymiş. Halbuki biraz
250evvel sürrealiste şairlerden bahsederken "ruhi otomatizmi
251fikir sistemlerinin çıkış noktası yapan bu adamlar vezni ve
252kafiyeyi atmak zorunda kaldılar" demiştim. Mademki insan
253böyle bir otomatizme inanmıyor ve mademki bütün cehdin
254bir taklitten ibaret olduğunu meydana çıkartabiliyor, o hal­
255de vezni ve kafiyeyi de kabul etsin. Eğer vezin ve kafiyenin
256ortadan kalkmasına sebep olan şey sadece otomatizm fikrine
257bağlanış olsaydı bu mülahaza belki doğru olabilirdi. Halbu­
258ki vezinle kafiyeyi mühimsemeyişte başka sebepler de var­
259dır. O sebepleri şimdilik mevzunun dışında addediyorum.
260 "Vezin ve kafiyenin ortadan kalkmasına sebep olan şey
261sadece otomatizm fikrine bağlanış olsaydı bu bağlanışın
262yersiz olduğu anlaşılınca vezin ve kafiyenin de şiirdeki
263mevkiini alması icap ederdi" dedim. Halbuki etmezdi. Çün­
264kü sürrealiste şairler şiire taklit yolu ile sokacakları tahteşşu­
265uru hakikatmiş gibi göstermek isteyeceklerdi. Bu takdirde
266de vezin ve kafiyeyi kullanmamak mecburiyetinde idiler.
267Çünkü onlar taklit edilecek şeyi bilmenin kafi olmadığını,
268taklitte de usta olmak lazım geldiğini idrak etmiş insanlardı.
269Eğer böyle olmasaydı biz onların samimiyetlerine in a­
270 anm
271yacakhk. Sanatkar bizi, söylediklerinin samimi olduğuna da
272inandıran adamdır.
273insanı şimdi bahsedeceğim hususiyete ve o hususiyetten zevk
274alma tehlikesine götürdüğü için buna da meydan vermemek
275lazımdır. Şiir öyle bir bütündür ki, bütünlüğünün farkında
276bile olunmaz.
277 Sıvanmış, boyanmış bir binanın tuğlaları arasındaki hara
278göremeyiz. Bina tamamiyetini ancak bu harçla temin ettiği
279zamandır ki, onu teşkil eden tuğlaları teker teker görmek,
280onların vasıflan üzerinde düşünmek fırsatını elde ederiz.
281 Mısracı zihniyet, bize, mısraların olduğu gibi, onun par­
282çalan olan kelimelerin de tetkiki, tahlili imkaruru verir. Keli­
283me üzerinde düşünmek, onun, güzelliğini yahut çirkinliğini
284tespite çalışmak; şiire, kelime halinde, mücerret bir "şiir un­
285suru" telakkisi getirmiştir. Yüz kelimelik bir şiirde yüz tane
286güzellik arayan insan vardır. Halbuki bin kelimelik bir şiir
287bile bir tek güzellik için yazılır. Tuğla güzel değildir. Sıva
288güzel değildir. Fakat bunlardan terekküp636 eden bir mima­
289ri eseri güzeldir. Buna mukabil agat,64 helyotrop,65 gümüş
290gibi maddelerden bir bina yapılabileceğini farz edelim. Eğer
291bu bina, maddelerin taşıdığı güzellik dışında bir güzelliğe
292malik değilse sanat eseri sayılmaz. Görülüyor ki haddiza­
293tında güzel olan kelimenin şiire malzemelik etmesi şiir için
294bir kazanç değildir. Eğer söyleniş tarzlarını, kullanılış şekil­
295lerini de beraber getirmiş olmasalardı, bu kelimelerin şiire
296bir zararı da olmazdı. Fakat ne yazık ki o kelimeler ancak
297muayyen637 şekillerde söylenebilmekte, yani kendi edalarını
298kendileri tayin etmektedir. İşte eski şiirin yukarıda bahsetti­
299ğim hususiyeti bu edadır, ismi de "şairane" dir.
300 Bu edaya bizi kelimeler getirmiş. Fakat şiir zevkini, şiir
301telakkisini bugünkü cemiyetten alan insan çok kere aksi ci­
302hetten hareket etmekte, yani o kelimelerden evvel şairaneyi
303tanımaktadır. Bu edayı getirebilecek kelimelerden müteşek­
304kil638 lügat;68 yazarken şairane olmak isteyen, okurken de
305şairaneyi arayan insanın kafasında zanui olarak meydana
306gelir. O lügatin çerçevesinden kurtulmadıkça şairaneden
307kurtulmaya da imkan yoktur. Şiire yeni bir vokabüler639 ge­
308tirme cehdi bu cinsten bir kurtulma arzusunun tezahürüdür.
309"Nasır" ve "Süleyman Efendi" kelimelerinin şiire sokulma­
310sını hazmedemeyenlerse şairaneye tah ül edebilenler,
311 amm
312hatta onu arayanlar, hem de bilhassa arayanlardır.
313 Halbuki eskiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel de
314şairanenin aleyhinde bul ak lazımdır.
315 unm
317 [Orhan Veli, Garip, Şiir Hakkında Düşünceler ve
318 Melih Cevdet, Oktay Rifat, Orhan Veli'den Seçilmiş
319 Şiirler, Resimli Ay Matbaası, İstanbul, 1941.]
320 İçin

Editör / Yazar Notları

* 1 garabet: gariplik, farklılık. [40] az mezkfir: önce anılmış bulunan, anılan. 2 münevver: aydın. 3 izafilik: görelilik, görecelik. şiirde eğer takdir edilmesi lazım gelen bir ahenk mevcutsa, onu temin eden vezin ve kafiye değildir. O ahenk vezinle ka­ fiyenin haricinde ve vezin veya kafiyeye rağmen mevcuttur. Fakat onu şiirde şuurlu hale getirip anlayışları en kıt insanla­ ra bile bir ahengin mevcut oluğunu haber veren şey vezinle kafiyedir. Bu suretle farkına varılan, yani vezinle ve kafiye ile temin edilen bir ahenkten zevk duyabilmek yahut da lakırdı­ yı bu basit ölçüler içinde söylemeyi maharet sayabilmek; saf­ dilliklerin herhalde en muhteşemi olmalıdır. Bunun haricinde bir ahenge inanmaksa, onun şiir için ne kadar lüzumsuz, hat­ ta ne kadar zararlı olduğunu biraz sonra anlatacağım. 4 hikmeti vücut: ortaya çıkış sebebi. menşe: başlangıç, köken. iptidai: ilkel. 6 tekamül: olgunlaşma, gelişme. Lafız ve mana sanatları çok kere zekanın tabiat üzerin­ deki değiştirici ve tahrip edici hassalarından istifade eder. Bilgisini, terbiyesini geçmiş asırlara borçlu olan insan için bundan daha tabii bir şey yoktur. Teşbih, eşyayı, olduğun­ dan başka türlü görmek zorudur. Bunu yapan insan acayip karşıl az, kendine hiçbir gayri tabiilik isnat edilmez. anm Halbuki teşbihle istiareden10 kaçan, gördüğünü herkesin kullandığı kelimelerle anlatan adamı bugünün münevveri "garip" telakki etmektedir. Hatası, muhtelif deviation1arla11 gelinmiş bir şiir anlayışını kendine çıkış noktası yapmasıdır. nahiv: söz dizimi, cümle bilgisi. istiare: bir şeyi benzediği başka varlığının adıyla anma sanah. [41] deviation: sapma. dan evvel de dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka hiçbir işe yaramamış olan şiirde, bu değişmeyen ta­ raf; "müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiş olmak" şeklinde tecelli ediyor. Müreffeh sınıfları yaşamak için öyle çalışmaya ihtiyacı olmayan insanlar teşkil ederler. O insanlar geçmiş de­ virlerin hakimidirler. O sınıfı temsil etmiş olan şiir layık ol­ duğundan daha büyük bir mükemmeliyete erişmiştir. Fakat yeni şiirin istinat edeceği zevk, artık, ekalliyeti12 teşkil eden o sınıfın zevki değildir. Bugünkü dünyayı dolduran insanlar yaşamak hakkını mütemadi13 bir didişmenin sonunda bul­ maktadırlar. Her şey gibi şiir de onların hakkıdır ve onların [42] ekalliyet: azınlık. [43] mütemadi: sürekli. * Tarihin beğenerek andığı insanlar daima dönüm noktala­ rında bulunanlardır. Onlar bir ananeyi yıkıp yeni bir anane kurarlar. Daha doğrusu kurdukları şey içlerinden gelen yeni bir kayıtlar sistemidir. Ancak ileriki nesillere intikal ettikten sonra anane olur. Büyük sanatkar namütenahi17 kayıtların için­ dedir. Fakat bu kayıtlar, hiçbir zaman, evvelkiler tarafından [44] tahdit: sınırlandırma. [45] inhiraf: eğilim, sapma. [46] irca etmek: çevirmek, döndürmek. [47] namütenahi: sonsuz, sınırsız. duğunu mükemmelleştiremeyebilir. Fakat kendisini hemen takip edecek olana kıymetli bir temel tevdi eder.22 Ya bir yol gösterir yahut bir yolun yanlış olduğunu söyler. Bu insan bir davanın bayraktarı, sıra neferi veya fedaisi demektir. Bir fi­ kir uğrunda fedai olmayı göze almış insan takdirle, minnetle karşılanmalıdır. Bununla beraber fedai olmayı göze almış in­ sanın takdir ve teşvike ihtiyacı yoktur. Çünkü bunlar ondaki emniyet hissine hiçbir şey ilave etmeyecektir. En koyu irtica23 hareketlerinin cesaretinden hiçbir şey eksiltemeyeceği gibi ... [48] vazedilmek: ortaya konulmak. [49] muvaffak: başarılı. [50] tebeddül: değişim. [51] ademi muvaffakiyet: başarısızlık. [52] tevdi etmek: bırakmak, vermek. [53] irtica: gericilik. ri28 aynı olan harflerin bir araya toplanmasıyla vücuda gelen "ahengi taklidi" de bu kadar basit ve bu kadar adi bir hile­ dir. Ben bu gibi hilelerden zevk duymanın, o ahengi şiirde hissetmekten gelen bir memnuniyet olduğuna kaniyim29• İnsan anlaşılmaz sandığı bir şeyi anladığı vakit memnun olur. Bu memnuniyeti, anlaşılmaz sanılan eserin muvaffa­ kiyeti addetmek ise insanın kendini muharrirle bir tutmak, yani kendi kendini beğenmek arzusundan doğar. Bu itibarla halk tarafından sevilen eserler en kolay anlaşılanlardır. Me- [54] tedahül: birbirine girme, iç içe girme. 15 cehd: azim, gayret. [55] tenevvü: çeşitlenme, çeşitlilik. akor: ezgileme kurallarına göre üst üste bindirilmiş seslerin bir arada tınlaması. [56] mahreç: harflerin ağızdan çıkhğı yer, çıkak. [57] kani olmak: inanmak. bu hususiyetler üzerinde göstermek mecburiyetindedir. Şiir, bütün hususiyeti edasında olan bir söz sanatıdır. Yani tama­ mıyla manadan ibarettir. Mana insanın havassı hamsesine32 değil, ruhiyatına hitap eder. Binaenaleyh doğrudan doğru­ ya insan ruhiyatına hitap eden ve bütün kıymeti manasında olan hakiki şiir unsurunun musiki gibi bilmem ne gibi tali33 hokkabazlıklar yüzünden dikkatimizden kaçacağını da ha­ tırdan çıkarmamalıdır. Tiyatro için çok daha lüzumlu olan dekora itiraz ediyorlar da şiirdeki müziğe itiraz etmiyorlar. [58] 1812 Uvertürü, Çaykovski tarafından bestelenmiş orkestra! bir çalışma. Rus­ ya'ya karşı düzenlenen, ancak başansızlıkla sonuçlanan Fransız saldırısını, Napolyon'un Büyük Ordu' sunun geri çekilişini ve Napolyon Savaşlan'nın [59]' deki büyük dönüm noktasını anlabr. 18 inferiorite: aşağılık. [60] havassı hamse: beş duyu. [61] tali: ikinci derece. lurdu. Bu misalleri teker teker zikredişim şiirin musikiden olduğu gibi resimden de istifade edebileceğini anlatmak içindir. Musikiden istifadeyi kabul eden şair neden resimden, hatta daha ileri gidilirse, heykelden ve mimariden de isti­ fadeyi düşünmesin. Halbuki heykelden istifade resmin bile hakkı değildir. Resmi bir aralık hacimleştirmeye kalkışmış olan Picasso, bugün herhalde bu hatasını anlamış bulunu­ yor. Yalnız dikkat edilirse görülür ki, verdiğim misaller bizi şiire sokulan resmin sadece şekle ait tarafı üzerinde durdur­ maktadır. Böyle bir şiir henüz mesele yapılacak kadar ehem­ miyet ve taraftar kazanmamışhr. Halbuki, bir de resmi şiire Kaligramlar: [62] Barış ve Savaş Şiirleri. Apollinaire'in 1918'de yayınladığı bir şiir koleksiyonudur. çıkacak sanatın gözümüzün önüne tabiattan birçok şeyler getireceğini de tabii karşılamalıdır. Fakat bu tabii karşılama hiçbir zaman şiirin bütün servetinin bu kelimelerle hahr­ lanan bir dünyadan ve bütün kıymetinin de bu dünyanın güzelliğinden ibaret olacağı neticesine varmamalıdır. Şiirde tasvir bulunabilir. Fakat tasvir -hatta sanatkarın tamamen kendine has rüyet adesesinden40 dahi geçmiş olsa- şiirde esas unsur olmamalıdır. Şiiri şiir yapan, sadece, edasındaki hususiyettir; o da manaya aittir. [63] noktai nazar: bakış açısı, görüş. descriptif 21 tasviri. [64] cüz: bütünü oluşturan bölümlerden her biri. [65] mücerret: soyut. [66] tekemmül etmek: gelişmek, olgunlaşmak. [67] rüyet adesesi: göz merceği. birçok ganimetlerle zenginleştireceğini tabii addetmelidir. Bizim, kendi hesabımıza, bu hudut genişletme işinde ele geçirdiğimiz ganimetlerin başlıcaları arasında safiyet ve be­ satet43 vardır. Şiirlik güzeli bunlardan çıkarma arzusu, bizi şiirin en büyük hazinesi olan, insanı hayahnın bütün safha­ larında kurcalayan bir alemle yakından temasa sevk etmiş­ tir. Bu alem de tahteşşuurdur.44 Tabiat, zekanın müdahalesi ile tağyir45 edilmemiş halde, ancak burada bulunabilir. Keza insan ruhu burada bütün giriftliği,46 bütün kompleksleriyle, [68] mefhum: kavram. 26 mugayir: aykın, uymaz. [69] besatet: basitlik [70] tahteşşuur: bilinçalh. [71] tagyir: değiştirme. [72] girift: karmaşık. ta bizim arzumuza en çok yaklaşan sanat cereyanı me52 olmuştur. Ruhi otomatizmi53 fikir sistemlerinin ve sanat anlayışlarının çıkış noktası yapan bu insanlar vezni ve kafi­ yeyi atmak mecburiyetinde kaldılar. Ruhi otomatizmle zeka hokkabazlığının gayrikabili telifSol şeyler olduğunu gören insan [73] tecrit: ayn bir yerde hıtma, ayırma. ruhiyat: ruhbilim. [74] şeniyet: gerçeklik. [75] tecrit: soyutlama. [76] mücerret: soyut. / [77] Gerçeküstücülük Sürrealizm: Avrupa' da Birinci ve İ kinci Dünya Savaşla­ rı arasında gelişmiştir. Gerçeküstücülük akımı, gerçek dışı anlamında değil iıksine gerçeğin insandaki iz düşümü şeklinde bir yaklaşımdır. [78] Otomatizm: Aklın hiçbir denetimine, hiçbir töresel ya da estetik tasaya bağlı olmaksızın, düşüncenin kendini olduğu gibi ortaya koyması ruhsal otoma­ Felsefe Sözlüğü, tizmi gerçekleştirir. (Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi, İ stanbul, 1970, s. 106.) [79] gayrikabili telif: uyuşması imkansız. dediğimiz kuyuyu kazabilecek kudreti getirdiğini Freud'u çok iyi bilen bir doktor ve sanalı fikirleriyle başa baş bir şair olan Breton bundan senelerce evvel söylemiş. Ruhi Fakat bu kudret acaba nedir? hayalın yazılaşmış faaliyetlerinde şu urun kontrolü -az veya çok- daima mev­ Yani cuttur. normal şartlar dahilinde tahteşşuuru yazı ha­ O line getirmemiz imkan haricindedir. halde imkansız olan bu hali melekeleştirmeye kalkmak büsbütün lüzumsuz bir [80] vazıh: açık, net. [81] Surrealisme'den birkaç defa böyle sevgi ile bahsetmemizden olsa gerek-ya surrealisme'i yahut da bizim şiirlerimizi okumamış bazı insanlar- hakkı­ mızda yazılar yazarken, bizi bu isimle tavsif ettiler. Halbuki surrealisme'le, burada bahsettiğim iştirakler dışında hiçbir alakamız olmadığı gibi herhangi bir edebi mekteple de bağlılığımız mevcut değildir. (Orhan Veli'nin notu.) [82] müterafık: refakat eden, beraber bulunan. [83] meleke: (bir şeyi) yapa yapa kazanılan yatkınlık, el alışkanlığı. [84] mukallit: taklit eden. [85] namütenahi: sonsuz, sınırsız. [86] cehit: azim, gayret. [87] 6 * Şiirde hücum edilmesi lazım geldiğine inandığım zihni­ yetlerden biri de mısracı zihniyettir. Bir şiirde bir tek ber­ ceste mısram kifayetine itikat şeklinde tezahür eden ve ilk bakışta insana basit görünen bu zihniyeti, şiirin kötü bir hususiyetine bağlanışın gizli bir ifadesi olduğu için mühim buluyorum. Şiirde bir "bütün"ün lüzumuna inananlar bile mısralar arasında birtakım aralıklar kabul eder, bu aralıkları birbirine rapt eden62 mana yakınlıklarını şiirdeki örülüşün mükemmeliyeti için kafi addederler. Bu telakki belki de hü­ cum edilmeye değecek kadar sakat bir telakki değildir. Fakat [88] rapteden: bağlayan. [89] terekküp: meydana gelme, birleşim. [90] agat: bir tür yan değerli taş. [91] helyotrop: kantaşı olarak da anılan bir tür taş. [92] muayyen: belirli. [93] müteşekkil: biçimlenmiş, oluşmuş. [94] lügat: sözlük. söz dil. [95] vokabüler: varlığı, İkinci basım, 1945, kapak resmi Agop Arad.
Mısra Şerhleri

Şiirin edebi analizi, şerhi ve eski kelimelerinin anlamlarını incelemek için altı çizili sarı mısraların üzerine tıklayabilirsiniz.

Ses ve Video Kayıtları

Henüz medya kaydı eklenmemiş.